Kuran’da ‘men’ ‘مَن’ zamirinin anlamı ‘kimse’ demektir. Kuran’da çoğunlukla insanlar için kullanıldığı görülür (2:8, 2:30, 2:62, 2:81, 2:85, 2:90, 2:97, 2:98, 2:105, 2:111, 2:112, 2:126, 2:130 vb.).

Aşağıdaki linkte 'men' zamirinin geçtiği bazı ayetleri görebilirsiniz.

https://kuranmucizeler.com/men-kimse-zamiri-gecisleri

Özellikle 10:99, 5:17, 6:116, 14:8, 22:7, 42:5, 70:14 ve 72:10 ayetlerinde bir mekan olarak Dünya gezegeni ile birlikte geçmekte ve Dünya üzerinde yaşayan kimseyi yani insanı işaret etmektedir. “Yerdeki/Dünya’daki kimse” (مَن فِى ٱلْأَرْضِ), (men fi I-ard) geçişi ile akıllı/bilinçli bir varlık olan insan işaret edilmiştir.

Bu zamirin ayrıca göklerdeki kimseyi ve Yüce Allah’ın katında/indinde olan kimseyi de işaret ettiğini görmekteyiz.

Aşağıda ayetler verilmiştir;

Yüce Allah aşağıdaki ayetlerinde şu şekilde buyurmaktadır;

Kuran Ayet No|Sure No|Ayet No|Ayet

Arapça okunuş

Meal

376|3|83|أَفَغَيْرَ دِينِ ٱللَّهِ يَبْغُونَ وَلَهُۥٓ أَسْلَمَ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ

E fe gayre dînillâhi yebgûne ve lehû esleme men fîs semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve ileyhi yurceûn.

Öyleyse Allah'ın dininden başkasını mı arzulayıp ararlar? Ve O’na teslim olmuştur kimse göklerde ve yerde; istekli ve isteksiz; ve O'na döndürülürler.

1428|10|66|أَلَآ إِنَّ لِلَّهِ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ وَمَا يَتَّبِعُ ٱلَّذِينَ يَدْعُونَ مِن دُونِ ٱللَّهِ شُرَكَآءَ إِن يَتَّبِعُونَ إِلَّا ٱلظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ

E lâ inne lillâhi men fîs semâvâti ve men fîl ardı, ve mâ yettebiullezîne yed'ûne min dûnillâhi şûrakâe, in yettebiûne illâz zanne ve in hum illâ yahrusûn.

Değil mi? Doğrusu Allah içindir kimse göklerde ve kimse yerde; ve tabi olmaz Allah'ın astından ortaklar çağıran kimselere (ki) tabi olur değiller zan dışında; ve onlar değiller uydurup duranlar dışında.

1720|13|15|وَلِلَّهِ يَسْجُدُ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَظِلَٰلُهُم بِٱلْغُدُوِّ وَٱلْءَاصَالِ

Ve lillâhi yescudu men fis semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve zilâluhum bil guduvvi vel âsâl.

Ve Allah'a secde eder; kimse göklerde ve yerde; istekli ve isteksiz; ve gölgeleri; sabah ve akşam.

2082|17|55|وَرَبُّكَ أَعْلَمُ بِمَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَلَقَدْ فَضَّلْنَا بَعْضَ ٱلنَّبِيِّۦنَ عَلَىٰ بَعْضٍ وَءَاتَيْنَا دَاوُۥدَ زَبُورًا

Ve rabbuke a’lemu bi men fîs semâvâti vel ardı, ve lekad faddalnâ ba’dan nebiyyîne alâ ba’dın ve âteynâ dâvude zebûrâ.

Ve Rabbin iyi bilendir kimseyi göklerde ve yerde; ve ant olsun fazlalıklı kıldık bir kısım nebileri bir kısım üzerine; ve verdik Davud'a Zebur.

2341|19|93|إِن كُلُّ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ إِلَّآ ءَاتِى ٱلرَّحْمَٰنِ عَبْدًا

İn kullu men fîs semâvâti vel ardı illâ âtir rahmâni abdâ.

Değildir her bir kimse göklerde ve yerde; Rahman'a gelici, dışında bir kul/bir köle.

2500|21|19|وَلَهُۥ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَمَنْ عِندَهُۥ لَا يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِهِۦ وَلَا يَسْتَحْسِرُونَ

Ve lehu men fîs semâvâti vel ardı, ve men indehu lâ yestekbirûne an ıbâdetihî ve lâ yestahsirûn.

Ve O’nadır; kimse göklerde ve yerde; ve kimse yanındaki O’nun; büyüklenmezler; ki O'na kulluk ediciler; ve yorulmazlar.

2611|22|18|أَلَمْ تَرَ أَنَّ ٱللَّهَ يَسْجُدُ لَهُۥ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ وَٱلشَّمْسُ وَٱلْقَمَرُ وَٱلنُّجُومُ وَٱلْجِبَالُ وَٱلشَّجَرُ وَٱلدَّوَآبُّ وَكَثِيرٌ مِّنَ ٱلنَّاسِ وَكَثِيرٌ حَقَّ عَلَيْهِ ٱلْعَذَابُ وَمَن يُهِنِ ٱللَّهُ فَمَا لَهُۥ مِن مُّكْرِمٍ إِنَّ ٱللَّهَ يَفْعَلُ مَا يَشَآءُ

E lem tera ennallâhe yescudu lehu men fis semâvâti ve men fîl ardı veş şemsu vel kameru ven nucûmu vel cibâlu veş şeceru ved devabbu ve kesîrun minen nâsi, ve kesîrun hakka aleyhil azâbu, ve men yuhinillâhu fe mâ lehu min mukrimin, innallâhe yef’alu mâ yeşâ’.

Görmez misin? Ki Allah'a; secde eder O'na; kimse göklerde ve kimse yerde; ve Güneş ve Ay ve yıldızlar ve dağlar ve ağaçlar ve hareketli canlılar; ve insanlardan çoğu -ve çoğunun üzerine haktır azap-; ve kimse, aşağılar/alçaltır Allah; o durumda yoktur ona hiçbir değer veren; doğrusu Allah yapar dilediğini.

2830|24|41|أَلَمْ تَرَ أَنَّ ٱللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُۥ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱلطَّيْرُ صَٰٓفَّٰتٍ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُۥ وَتَسْبِيحَهُۥ وَٱللَّهُ عَلِيمٌۢ بِمَا يَفْعَلُونَ

E lem tera ennallâhe yusebbihu lehu men fîs semâvâti vel ardı vet tayru sâffâtin, kullun kad alime salâtehu ve tesbîhahu, vallâhu alîmun bimâ yef’alûne.

Görmez misin? Ki Allah'ı; tesbih eder O’nu, kimse göklerde ve yerde; ve kuşlar, saflar halinde uçan; her biri mutlak bildi salatını ve tesbihini; ve Allah bilendir yaptıklarını.

3222|27|65|قُل لَّا يَعْلَمُ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ٱلْغَيْبَ إِلَّا ٱللَّهُ وَمَا يَشْعُرُونَ أَيَّانَ يُبْعَثُونَ

Kul lâ ya’lemu men fîs semâvâti vel ardıl gaybe illallâhu ve mâ yeş’urûne eyyâne yub’asûn.

De ki: “Bilmez kimse göklerde ve yerde gaybı/geleceği, Allah'ın dışında;  ve algılamazlar/farkında olmazlar ne zaman diriltilirler.”

3244|27|87|وَيَوْمَ يُنفَخُ فِى ٱلصُّورِ فَفَزِعَ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ إِلَّا مَن شَآءَ ٱللَّهُ وَكُلٌّ أَتَوْهُ دَٰخِرِينَ

Ve yevme yunfehu fîs sûri fe fezia men fis semâvâti ve men fîl ardı illâ men şâallâhu, ve kullun etevhu dâhırîn.

Ve o gün üflenir Sur içine; öyle ki dehşete kapıldı kimse göklerde ve kimse yerde; haricinde kimse Allah'ın dilediği; ve her biri geldi O’na küçülmüş/aşağılanmış.

3433|30|26|وَلَهُۥ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ كُلٌّ لَّهُۥ قَٰنِتُونَ

Ve lehu men fîs semâvâti vel ardı, kullun lehu kânitûn.

Ve O’na; kimse göklerde ve yerde; her biri O'na boyun eğen.

4124|39|68|وَنُفِخَ فِى ٱلصُّورِ فَصَعِقَ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَن فِى ٱلْأَرْضِ إِلَّا مَن شَآءَ ٱللَّهُ ثُمَّ نُفِخَ فِيهِ أُخْرَىٰ فَإِذَا هُمْ قِيَامٌ يَنظُرُونَ

Ve nufiha fîs sûri fe saıka men fîs semâvâti ve men fîl ardı illâ men şâallâhu, summe nufiha fîhi uhrâ fe izâhum kıyâmun yanzurûn.

Ve üflendi Sur içine; böylece devrildi/bilincini kaybetti/yıkıma uğradı kimse göklerde ve kimse yerde; dışında kimse Allah'ın dilediği; sonra üflendi içine onun (Sur’un) bir daha; öyle ki o vakit onlar kalkık/ayakta bakarlar.

4928|55|29|يَسْـَٔلُهُۥ مَن فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَأْنٍ

Yes’ eluhu men fis semâvâti vel ardı, kulle yevmin huve fî şe’nin.

O'na istekte bulunur; kimse göklerde ve yerde; her gün/dönem, O bir iştedir/bir oluştadır.

 

Bu ayetlerde geçen ‘kimse’ kelimesinin özelliklerini incelediğimizde;

Kendisine bir tercih hakkının verilmediği, tüm kimselerin zorunlu olarak yaptığı eylemlerin özellikle vurgulandığı ayetler;

  • O’na teslim olmuştur. İstekli ve isteksiz. O’na döndürülürler (3:83).
  • Allah'a secde eder. İstekli ve isteksiz. Gölgeleri vardır (13:15).
  • Her biri Rahman'a bir kul olarak gelicidir (19:93).
  • Tesbih eder Allah’ı. Kuşlar gibi her biri mutlak bilir salatını ve tesbihini (24:41).
  • Her biri Yüce Allah’a boyun eğen (30:26).
  • Her biri Yüce Allah’a küçülmüş/aşağılanmış olarak gelir (27:87) (Yüce Allah’ın diledikleri hariç).

Diğerleri;

  • Allah içindir. Tabi olmaz Allah'ın astından ortaklar çağıran kimselere (10:66)
  • Allah’a secde eder (tapınma amaçlı alçalır) (22:18).
  • Gaybı/geleceği bilmezler. Öldüklerinde de ne zaman diriltilecekler algılamazlar/farkında olmazlar (27:65).
  • Sur’a ilk üfleme ile yani evrenin yok olması ile bu kimseler dehşete kapılır. Devrilir/bilincini kaybeder/yıkıma uğrar. Sur’a bir kez daha üfleme ile bu kimseler ayakta/kıyamda bakınır (39:68).
  • Allah’a istekte bulunur (55:29).

Şüphe yoktur ki Kuran 1400 yıl önceden bizlere büyük bir bilgi aktarıyor. Kuran'da gökler 's-semâvât' kelimesi evrenimizi işaret eder. Yer 'ard' kelimesi ise yeryüzünü yani Dünya gezegenini işaret eder.

Kuran’da gök (sema), gökler (semavat), 7 gökler (seb'a semavatin) anlamları: Atmosfer, Galaksimizdeki duman, Güneş sistemi, Evren ve çoklu Evrenler

Böylece açık ve kesin olarak anlarız ki; yerdeki (Dünya gezegenindeki) kimse akıllı/bilinçli varlık olan insandır, göklerdeki kimse ise evrenimizde Güneş dışı yıldızların etrafında dönen gezegenlerde yaşayan akıllı/bilinçli varlıktır. 

Ayetlerden göklerde yaşayan varlıkların özellikleri ortaya çıkıyor.

Tek tek inceleyelim;

Ayetleri incelerken bazı ayetlerde ‘istekli ve isteksiz’, ‘tav’an ve kerhen’ geçişinin vurgulandığını görmekteyiz (3:83 ve 13:15). Bazı ayetlerde ise ‘her bir kimse’, ‘kullu men’ (19:93); ‘her biri’, ‘kullun’ (24:41, 30:26 ve 27:87) geçişinin vurgulandığını görüyoruz. Bu iki tip vurgulama tercih hakkının verilmediğini gösterir. İstisnasız olarak her kimse, tercih hakkı olmadan, zorunlu olarak ayetteki eylemi yapıyor olmalıdır.   

Böylece;

3:83 ayetindeki ‘Ve O’na teslim olmuştur kimse göklerde ve yerde; istekli ve isteksiz” geçişinden insanlar dahil evrende yaşayan tüm akıllı varlıkların Yüce Allah’a tercih hakları olmadan teslim olmuş olduğunu anlarız.

13:15 ayetindeki ‘Ve Allah'a secde eder; kimse göklerde ve yerde; istekli ve isteksiz’ geçişinden insanlar dahil evrende yaşayan tüm akıllı varlıkların Yüce Allah’a tercih hakları olmadan secde ettiklerini/boyun eğmiş olduklarını anlarız.

19:93 ayetindeki ‘Değildir her bir kimse göklerde ve yerde; Rahman'a gelici, dışında bir kul/bir köle.’ geçişinden istisnasız olarak, tercih hakkı verilmeden tüm insanların ve evrende yaşayan akıllı varlıkların Yüce Allah’a bir kul olarak döneceklerini anlarız. 

24:41 ayetindeki ‘Ki Allah'ı; tesbih eder O’nu, kimse göklerde ve yerde; ve kuşlar, saflar halinde uçan; her biri mutlak bildi salatını ve tesbihini’ geçişinden her bir kimsenin yani tüm insanların ve evrende yaşayan akıllı varlıkların Yüce Allah’ı tesbih ettiklerini anlarız. Yine tercih hakkı yoktur. İstisnasız hepsi salatını bilmiştir ve tesbihini bilmiştir. Bu konu birazdan daha detaylı açıklanacaktır.

30:26 ayetindeki ‘Ve O’na; kimse göklerde ve yerde; her biri O'na boyun eğen.’ geçişinden her bir insan ve evrende yaşayan her bir akıllı/bilinçli varlığın Yüce Allah’a tercih hakkı olmadan boyun eğdiğini anlarız.  

27:87 ayetindeki ‘her biri geldi O’na küçülmüş/aşağılanmış.’ geçişinden her bir insanın ve evrende yaşayan her bir akıllı/bilinçli varlığın Yüce Allah’a küçülmüş/aşağılanmış olarak geleceğini anlarız. (Yüce Allah’ın dilediği kimseler hariç.). Tercih hakkı yoktur.

Akıllı/bilinçli varlık için tercih hakları olmadan tesbih etme, boyun eğme, teslim olma ve secde etme ne anlama geliyor?

Öncelikle tesbih kelimesinden başlayalım;

Tercih hakkı olmadan tesbih etmek; tesbih eder Allah’ı. Kuşlar gibi salatını ve tesbihini bilir (24:41).

Tesbih kelimesi kökü (سبح) (SBH) olup yüzmek (swim), batmadan bir sıvı üzerinde durmak (float), yayılmak (spread), övmek (praise), ululamak-yüceltmek (glorify) anlamındadır. Hans Wehr 4th ed., page 457 (of 1303)

Bu kelime ehli sünnet tarafından o kadar yanlış anlaşılmıştır ki; namazlardan sonra tekerleme gibi ‘SubhanAllah’ demeyi Yüce Allah’ı tesbih etme olarak anlamışlardır. Oysa kuşlar da tesbih ettiğine göre, kuşlar 33 kez ‘SubhanAllah’’ demediğine göre bu kelimenin anlamının yanlış anlaşılmış olduğu açıktır. Sözlük anlamı ve Kuran incelendiğinde bu kelimenin bir şeyi övmek/yüceltmek olduğu rahatlıkla anlaşılır. Evrendeki canlı ve cansız her şey ama her şey, Yüce Allah’ı över/yüceltir. Bunu bazı sözleri söyleyerek yapmaz. Kuşları ele alalım. Kuşlar salatlarını bilmiştir. Yani Yüce Allah’ın kendilerine vermiş olduğu programı uygulamaktadırlar. Örneğin Dünya’nın manyetik alanını takip ederek binlerce kilometre uçarak yön bulabilmektedirler. Yuva yaparlar, çiftleşirler, yumurtlarlar. Kısacası Yüce Allah’ın kendilerine verdiği özellikleri kullanırlar. İşte bunlar onların salatlarıdır. Tesbihleri ise; sahip oldukları bu özelliklerin onlara Yüce Allah tarafından verildiğinin ilanından başka bir şey değildir. Bir kuşun sahip olduğu kanatlarını, onları kullanmasını, kemiklerinin çok hafif ancak çok sağlam olmasını, tüylerinin özelliklerini, kısacası bedenlerini, hal ve hareketlerini gören bir akıllı varlık kuşun Yüce Allah’ın büyüklüğünü, gücünü kudretini yansıttığını hemen görecektir.

İnsanların tamamı tesbih eder.

İster ateist olsun, ister imanlı olsun, ister deist olsun, ister müşrik olsun her bir insan Yüce Allah’ı tesbih eder. Vücudundaki hücreler ile, vücudundaki sistemlerin muhteşemliği ile Yüce Allah’ın yüceliğinin, büyüklüğünün bir aynası olur. Dolayısı ile her bir insan evrendeki her bir şey gibi Yüce Allah’ı tesbih eder.

Evrendeki her bir kimse de, her bir akıllı varlık da Yüce Allah’ın bir yaratması olarak O’nun yüceliğini yansıtır. O’nu tesbih eder. Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği fiziksel ve zihinsel özellikleri kullanmayı bilir. Yani kendi salatını bilir.

 

Tercih hakkı olmadan boyun eğmek; her biri Yüce Allah’a boyun eğen;

30:26 ayetinde yine ‘kullun’ ‘tümü’, ‘hepsi’, ‘her biri’ kelimesi geçmektedir. Ayette geçen ‘kânitûn’ kelimesi isim kelimesi olup ‘boyun eğen’ anlamındadır. Aynı kelime 2:116 ayetinde de geçmektedir. 2:116 ayetinde şu şekilde buyurulur;

2:116 Ve dediler: “Edindi Allah bir çocuk.”; Yücedir O; bilakis O’na ne varsa göklerde ve yerde; her biri O'na boyun eğen.

2:116 ayetinde geçen ‘ma’ zamiri akılsız/bilinçsiz şeyler için kullanılır. Evrende ve Dünya’daki akılsız/bilinçsiz olan her şeyin Yüce Allah’ın iradesine teslim olduğunu, O’nun iradesine boyun eğdiğini anlıyoruz. Yüce Allah’ın koymuş olduğu yasalara uymak zorunda olduklarını anlıyoruz. Benzer şekilde Dünya’daki insanların da, evrenden yaşayan akıllı varlıkların her birinin de Yüce Allah’ın iradesin dışına çıkamayacaklarını anlıyoruz. Levh-i Mahfuz’da ne yazılı ise her bir akıllı varlık onu yaşar. Levhi- Mahfuz’daki bilginin dışına çıkılamaz. Levh-i Mahfuz evrenimizi bir üst boyuttan saran 2D (iki boyutlu) bir zardır. Evrenin geçmiş ve gelecek tüm kuantum bilgileri bu iki boyutlu zar üzerinde kayıtlıdır. Bu kayıttan okunan bilgiler ruh aracılığı ile evreni canlandırır. İnsanlar ve evrende yaşayan akıllı/bilinçli varlıklar da bu levhadaki bilgilerle canlanır. Bir bilgisayardan alınan bilgi bir projektör yardımı ile nasıl ki duvara yansıtılıyor, veya üç boyutlu yazıcılar ile bilgi nasıl ki objeleri oluşturuyor, benzer şekilde Levh-i Mahfuz'dan gelen bilgiler de evrenin içindeki herşeyi oluşturur. Hem de ışık hızında. 

Açıktır ki akılsız şeyler gibi akıllı/bilinçli varlıklar da Yüce Allah’ın iradesi dışına çıkamaz.

Levh-i mahfûz nedir? Korunan bir levha

Ruh: Levh-i mahfûzdan (evrenimizi bir üst boyuttan saran ve tüm kuantum bilgilerinin saklı olduğu 2 boyutlu zar) evrene yansıma

Bu noktada şu soru akla gelir?

Madem ki her şey Levh-i Mahfuz’da önceden kayıtlı, insanların cennete yada cehenneme gidecekleri önceden belli, biz neden yaşıyoruz bu hayatı?

Bunun cevabı şudur;
Bu evrenler yaratılmadan önceki bir alemde ruhlarımız ile Yüce Allah bir antlaşma yapmıştır. Bu antlaşmanın nedeni insanlık ile şeytanın bir mücadeleye girmesidir. Bu mücadelede şeytanın iddiası/hipotezi insanların kendisine göre daha alçak bir yaratılış ile yaratıldığı ve bu nedenle onları Yüce Allah’ın yolundan saptırabilecek olmasıdır (Yüce Allah ile bir antlaşma yapsalar bile). Kısacası bu mücadele şeytanın insanlardan daha üstün bir yaratık olduğunu kanıtlama mücadelesidir. Şeytanın argümanlarına karşı insanlık şeytanın kendilerini asla saptıramayacağını iddia etmektedir. Yüce Allah bu mücadelenin gerçekleşmesine izin vermiştir. Mücadele başlamadan önce her bir insan ile, tek tek bir antlaşma yapmıştır. Bu antlaşmanın ana konusu Yüce Allah’a iman etmek, şirk koşmamak ve şeytanın adımlarını izlememektir. Bu antlaşmaya uyacağına dair her bir insan yemin etmiştir. Yüce Allah zamandan münezzeh olduğu için bu mücadelenin sonunun nasıl gerçekleştiğini hemen biliyor. İnsanların çoğunluğunun bu antlaşmaya uymayacağını, şeytanın adımlarını izleyeceğini görmüş ve bilmiştir. Ancak insanlar bilmemektedir. İşte Yüce Allah evreni ve bizleri yaratarak sınavın sonucunu direk açıklamak yerine bizlere yaşatmaktadır ki sınav sonucuna itiraz edemeyelim.

Durum budur. Kader olarak bilinen şeyin özü budur. Sınav süreci ve sınavın sonucu zaten bellidir. Kayıtlar oluşturulmuştur. İçinde yaşadığımız hayat bu sürecin bizlere izletilmesinden ibarettir. Bize düşen ancak ve ancak Yüce Allah’a yönelmek ve O’na şirksiz bir şekilde iman etmektir. Şeytanın adımlarını izlememektir.

Özetle; İnsanların her biri ve uzayda yaşayan akıllı varlıkların her biri Yüce Allah’ın iradesi ile oluşmuş olan Levhi-Mahfuz’dan gelen bilgilere boyun eğmek zorundadır.   

 

Tercih hakkı olmadan teslim olmak; O’na teslim olmuştur; istekli ve isteksiz; ve O'na döndürülürler;

3:83 ayetinde geçen istekli ve isteksiz teslim olma durumu Yüce Allah’a boyun eğmek olarak anlaşılmalıdır. Dünya üzerinde yaşayan insanlar ve evrende yaşayan akıllı/bilinçli varlıklar Levh-i Mahfuz’da kayıtlı olan bilgilere teslim olmuş durumdadırlar, Yüce Allah’ın iradesine teslim olmuşlardır. O’nun dilemediği, izin vermediği hiçbir şeyi yapamazlar. 

 

Tercih hakkı olmadan secde etmek; Allah'a secde eder. İstekli ve isteksiz. Gölgeleri vardır.

Öncelikle secde kelimesini inceleyelim;

Secde kelimesi kökü (سجد) alçalmak (to be low), belin eğilerek başın yere koyulması-secde (prostration), saygı ve hürmetle boyun eğmek (bow in reverence), tapmak (adore), tapma ritüeli olarak başın eğilerek yere koyulması (prostrate one’s self in prayer or adoration) anlamındadır. Steingass, page 481 (of 1241)

Böylelikle anlarız ki secde etmek bir şeye karşı, bir şey nedeniyle eğilerek yönelmek ve alçalmak anlamındadır. Başın yere eğilerek vücudun küçültülmesi ile yapılan dini ritüel bildiğimiz secde eylemidir.

Bu noktada ayette işaret edilen insanların ve evrende yaşayan akıllı/bilinçli varlıkların tercih hakkı olmadan secde ediyor olmaları ‘dini ritüel olarak yapılantapınma amaçlı alçalmaolmayıp, fizik kurallarına bağlı alçalmadır. Evrendeki maddeden yapılan her ne varsa secde etmektedir. Bu secdeyi sağlayan şey Higgs bozonu, Higgs alanı ve yerçekimi kuvvetidir. Bir atom altı parçacığı Higgs alanına girip de Higgs ile etkileşmişse bu atom altı parçacık bu alana takılır, böylece kütle kazanır. Kütle kazanması ile birlikte yer çekimi etkisinde kaldığı için diğer uzay zaman bölgelerine göre alçalır. Hareketi durur. Çok hızlı koşan bir adamın bir yere geldiğinde aniden secdeye kapanması gibi atom altı parçacıkları Higgs alanına girdiklerinde uzay-zaman dokusunda her yönde alçalırlar. İşte atom altı parçacıkların ve dolayısı ile atomların secde etmesi bu şekilde olur.

Güneş, Dünya, Ay, ve maddeden yapılmış her şeyistekli veya isteksiz’ yani tercih hakkı olmadan secde eder. Dünya’mızı düşünelim. Bir elmayı havaya attığımızda ne oluyor? Yere düşüyor. Neden? Çünkü uzay zaman dokusunda Dünya gezegeni daha alçak bir seviyede. Dünya’yı oluşturan atomların topluca secde etmeleri birleşerek Dünya gezegeninin büyük bir secde etmesine neden oluyor. Etrafındaki uzay zaman dokusuna göre çok çok daha fazla alçalmış oluyor. Güneş'i ele alalım. Güneş'in secde etme gücü çok daha fazla olduğun için, uzay zaman dokusunda daha alçak bir yerde olduğu için Dünya gibi uzay zaman dokusunda daha yüksek yerde olan Dünya gezegeni Güneş'e doğru düşmelidir. Normalde Dünya hareketsiz olsa Güneş'e doğru düşer. Ancak Dünya'nın hareket hızından kaynaklanan merkez kaç kuvveti bu düşme kuvvetine karşı geldiği için Dünya Güneş'e düşmüyor.      

13:15 ayetinde gölgeler neden işaret edilmiştir?

Higgs bozonu olmasaydı atom altı parçacıklar ışık hızında etrafa saçılacaktı. Atomlar oluşamayacaktı. Madde oluşamayacaktı. Secde eden madde olmadığı için evren ve bizler de olmayacaktık. Gölgenin de ancak madde varlığında oluştuğunu biliyoruz. Bu nedenle ayette gölgelerin işaret edilmesi anlamlıdır. 

 

22:18 ayetindeki özel bir işaret;

Ayet özellik arz ettiği için bu ayeti burada tekrar veriyorum.

22:18 Görmez misin? Ki Allah'a; secde eder O'na; kimse göklerde ve kimse yerde; ve Güneş ve Ay ve yıldızlar ve dağlar ve ağaçlar ve hareketli canlılar; ve insanlardan çoğu -ve çoğunun üzerine haktır azap-; ve kimse, aşağılar/alçaltır Allah; o durumda yoktur ona hiçbir değer veren; doğrusu Allah yapar dilediğini.

Bu ayette geçen özneleri akıllı/bilinçli ve akılsız/bilinçsiz varlıklar olarak ayırmamız gereklidir.

Akıllı/bilinçli olanlar=Yerde yaşayan insanlar ve göklerde yaşayan akıllı/bilinçli varlıklar.

Akılsız varlıklar=Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hareketli canlılar.

Ayetten anlaşıldığına göre yerdeki insanlar, evrende yaşayan varlıklar akıllı/bilinçli yaratıklar Yüce Allah’a secde ediyor. Akılsız olan Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve hareketli canlılar da Yüce Allah’a secde ediyor. Yukarıda anlatıldığı üzere sayılan bu öznelerin secde etmesi atom altı seviyesinde olan secde etmektir. Fizik kurallarına bağlı olan secde etmektir. Maddeden yaratıldıkları için secde etmektedirler.

Ayetin ilerleyen bölümünde secde edenler olarak 'insanların çoğu' neden ayrıca vurgulanmış olabilir?

Ayetin ilerleyen bölümünde ‘ve insanlardan çoğu -ve çoğunun üzerine haktır azap-‘ buyrulmuştur. Ayetin başında Dünya gezegeninde ‘yerde’ yaşayan insanların atom seviyesinde fizik kurallarına bağlı olarak secde ettiği bildirilmesine rağmen insanların çoğunun secde ettiği ayrıca bildirilmiştir. Çok ilginç. Secde etme fiili 13:15 ayetinden farklı olarak ‘istekli ve isteksiz’ geçişi olmadan zikredildiğini görüyoruz. Ayrıca insanların ‘her biri’ de denmiyor. Aksine insanlardan çoğu secde eder buyruluyor. Tüm insanlar işaret edilmiyor. Demek ki ‘insanlardan çoğu secde eder’ geçişi insanları oluşturan atom altı parçacıkların secdesi olarak anlaşılamaz. Bu noktada işaret edilen şey insanların kendi türüne özel olarak yaptıkları ‘dini ritüel olarak bilinentapınma amaçlı alçalma’ yani bir şeye tapınma amaçlı secde etme anlaşılmalıdır. Yani Dünya üzerinde yaşayan insanların dini ritüel olarak yaptıkları secde kast edilmiş olmalıdır.

Ayetin ilerleyen bölümünde insanların çoğunun dini ritüel olarak secde etmelerine rağmen çoğunun üzerine azap verilmesi de çok ilginçtir. Dikkate okunması gereken bir noktadır.

Bu konu ile ilgili detaylı bir makale yazılmıştı. Lütfen onu aşağıdaki linkten okuyunuz.

İnsanların çoğu secde eder, ancak çoğunun üzerine haktır azap.

Konumuza devam edelim; 

Gaybı/geleceği bilmezler. Öldüklerinde de ne zaman diriltilecekler algılamazlar/farkında olmazlar.

27:65 ayetinden anlarız ki evrende yaşayan akıllı/bilinçli varlıklar ve yeryüzünde yaşayan insanlar geleceği asla bilemezler ve asla bilemeyeceklerdir. Evrende yaşayan varlıklar bilimde ne kadar gelişirlerse gelişsinler geleceğin bilgisini elde etmenin bir yöntemini bulamayacaklardır. Ayetten evrende yaşayan akıllı varlıkların da öldüklerini görüyoruz. Anlarız ki ölümsüzlük hiçbir varlığa bahşedilmemiştir. Ölmüş olan bir insan veya evrende yaşayan akıllı/bilinçli bir varlık da tekrar ne zaman dirileceği konusunda bir farkındalık geliştiremez.

Sur içine üfleme ve evredeki akıllı varlıkların ve Dünya gezegenindeki insanları dehşete kapılmaları ve daha sonra yıkılmaları.

Sur’a ilk üflemenin karanlık enerjinin fantom enerjisine dönüşmesi olduğunu daha önceki makalemizde incelemiştik. Lütfen aşağıdaki linkten okuyunuz.

Sura üfleme: 1. üfleme=Evrenin fantom karanlık enerji ile yırtılması ve kıyamet. 2. üfleme=Yeni evrenin oluşumu

Karanlık enerji evrenimizin bir üst boyutundan evrenimizin içine doğru esmektedir. Evrenimizi hızla genişletmektedir. Öyle bir zaman gelecektir ki karanlık enerji etkisi çok çok fazla artacak ve evrenin dokusunu tıpkı bir balonun yırtılması gibi yırtacaktır. Yırtılan evren dokusu ışık hızı ile tüm evrene yayılacaktır.

İşte bu noktada evrenin düzeni bozulacak ve halk arasında kıyamet olarak bilinen, Kuran’ın ‘saat’ dediği olay gerçekleşecektir. Bu dehşetli olayı o zaman Dünya gezegeni üzerinde yaşayan insanlar ve diğer yıldızların etrafında dönen gezegenlerde yaşayan akıllı varlıklar da yaşayacaktır. Hiçbir şekilde kurtuluş olmayacaktır.

Dikkat edilirse ayetlerde ‘Yüce Allah’ın dilediği kimse harici’ buyurulmaktadır. Bu geçiş evren yok olurken bazı kimselerin kurtulacağı anlamında değildir. Diğer ayetler ışığında okunduğunda Yüce Allah ancak diledikleri kimseler için bu kıyameti yaşatacaktır. Dilediği kimseler bu kıyameti yaşamayacaklardır. Çünkü Yüce Allah onların canlarını kıyamet öncesi almış olacaktır. Benim anladığım bu şekildedir.

Sur’a 2. üfleme;
Sur’a bir kez daha üfleme kendi içine çökmüş olan ve tekillik haline gelmiş olan evrenimizin tekrar karanlık enerji ile şişme sürecidir. Şu an içinde yaşadığımız evren nasıl oluşmuş ise ahiret evreni, cennetler ve cehennem evrenleri de yeni bir büyük patlama ile oluşacaktır. Modern fizik buna ‘Big Bounce’ ‘Büyük Sıçrama’ diyor. Kuran ise ‘geri dönüşlü gök’ diyor. Yüce Allah ayette bizlere sadece insanların değil, evrede yaşayan diğer akıllı varlıkların da ahiret evreninde dirileceklerini bildiriyor. Tıpkı insanlar gibi tüm akıllı varlıklar ahiret evreninde dirilecek, ayakta duracak ve etrafa bakınacaktır.

Evrenin tekrarlanan içe çökme ve yaratılma döngüsü: ‘Big Bang’ ve ‘Big Bounce’

Yüce Allah’tan istekte bulunur;

55:29 ayetinde işaret edilen bilgiye göre; nasıl ki insanların bazıları Yüce Allah’tan istekte bulunmakta, O’na dua etmekte, O’nu çağırmakta; evrende yaşayan akıllı varlıklardan da Yüce Allah’a istekte bulunan, O’na dua eden, O’nu çağıranlar olduğunu görmekteyiz. Bu yaratıkların da bizler gibi bir sınava tabi oldukları ortadadır.

Her biri Yüce Allah’a küçülmüş/aşağılanmış olarak gelir; her bir kimse Rahman'a bir kul olarak gelicidir.

27:87 ve 19:93 ayetlerinde geçen ‘kullun’ kelimesi ‘tümü’, ‘hepsi’, ‘her biri‘ anlamındadır. Bu da bize istisnasız olarak yaşamış tüm insanların ve yaşamış tüm akıllı varlıkların ahiret evreninde dirileceğini, o ahiret evreninde kibre, büyüklenmeye asla müsaade edilmeyeceği gösterir. Her bir kimse ancak ve ancak Yüce Allah’ın kuludur, O’nun kölesidir.   

Tabi olmaz Allah'ın astından ortaklar çağıran kimselere;

10:66 ayetinde önemli bir bilgi veriliyor. İnsanlardan ve uzayda yaşayan varlıklar içinde bazılarının Yüce Allah’ın has kulları olduklarını anlıyoruz. Bu kimseler Yüce Allah’a şirk koşan yani müşrik olan kimselere tabi olmuyorlar. Onlara uymuyorlar. Çünkü biliyorlar ki bu müşrikler zan dışında bir şeye tabi değiller. Bu müşrikler kendi uydurdukları şeylere tabi oluyorlar. Günümüzde bile bu ayetin yansımasını görmek mümkündür. Sadece Kuran diyen insanlar müşriklere tabi olmazlar. Ancak Kuran’ın yanında hüküm koyan hadislere/mezheplere/tarikatlara tabi olan insanlar da çoktur. Evrende yaşayan akıllı varlıkların da benzer bir sınavdan geçtikleri anlaşılıyor. Onlar içinde de tıpkı bizlerdeki olduğu gibi sadece Yüce Allah’ın mesajı diyen kimseler var. Bunu yanında Yüce Allah’ın mesajı yerine uydurulmuş, zan olan şeylere tabi olanların da var olduğu ayetten anlaşılıyor.

Ve O’nadır; kimse göklerde ve yerde; ve kimse yanındaki O’nun; büyüklenmezler; ki O'na kulluk ediciler; ve yorulmazlar;

21:19 ayetinde insanlar ve evrende yaşayan akıllı varlıklardan (kimse göklerde ve yerde) başka bir kimse (kimse yanındaki O’nun) daha işaret ediliyor.

Yukarıdan öğrendik ki ‘kimse göklerde ve yerde’ ile işaret edilen kimse Dünya üzerinde yaşayan insan ve evrendeki diğer yıldızların etrafında dönen gezegenlerin üzerinde yaşayan akıllı varlıktır. Ancak 21:19 ayetinde ‘kimse yanındaki O’nun’ ile işaret edilen akıllı varlık, akıllı kimse Yüce Allah’ın katındadır. O’nun indindedir. O’nun yanındadır. Açık ve net olarak biliyoruz ki Yüce Allah zaman ve mekandan münezzehtir. O’nun bir yanı-katı-tahtı-arşı olmaz. Evi de olmaz. Nasıl ki Allah’ın evi dendiğinde kimseye ait olmayan, kamuya ait olan Kabe işaret ediliyorsa Yüce Allah’ın yanını-katını-indini de evrendeki işleyişin yönetildiği mekan olarak algılamak gereklidir. Bu da evrenin/evrenlerin üst boyutunda olan ‘hiperuzay’, ‘higher-dimensional bulk’ demektir. Evrenimizin üzerindeki bir boyutlarda hiperuzay ‘higher-dimensional bulk’ vardır. Evrenin dışında bir yerlerdir. Bu evrenin dışında akıllı/bilinçli bazı varlıkların yaratılmış olduğunu biliyoruz. Ancak ayetten net olarak anlıyoruz ki bu akıllı-bilinçli varlıklar insanlar ve evren içindeki yaşayan diğer akıllı varlıklardan farklı özelliklerde yaratılmıştır. Bu kimseler hiçbir insana veya başka uzaylı yaratıklara benzememektedir. Çünkü hiperuzayda olan bir akıllı varlığın atomlardan veya maddeden oluşmaması gereklidir.Biliyoruz ki madde büyük patlama ile oluşuyor. Büyük patlamayı oluşturan şeyin enerji olduğu düşünülürse, Yüce Allah katında olan bu akıllı kimselerin hiperuzayda yaşayan, farklı bir tür enerjiden oluşmuş olan varlıklar olduğunu anlamak mümkündür. Bu kimselerin hiç yorulmadıkları işaret ediliyor. Bu da enerjiden yaratıldıklarının ve belki de sonsuz olmasa da çok çok uzun yaşayabilen varlıklar olduklarını düşündürür. Ayetten ayrıca bu kimselerin büyüklenmedikleri işaret ediliyor. Bu da bize bu kimselerin bir sınavda olmadıklarını, akıllı varlıklar, bilinçli varlıklar olmalarına rağmen şeytanın bu kimseleri etkilemesine izin verilmediğini düşündürür. Çünkü sürekli olarak Yüce Allah’a kulluk görevlerini yerine getirirler. Hiç şaşmadan. Bu kimseler meleklerden farklıdır. Melekler Yüce Allah’ın programladığı, kendisine verdiği görevi eksiksiz yapan doğa güçleridir. Meleklerin akılları/bilinçleri yoktur. Ancak 21:19 ayetinde işaret edilen bu kimseler akıllıdır ve kendi bilinçleri vardır.

En doğrusunu Allah bilir.